Tuesday, November 18, 2014

akm

istanbul'da 60'larda, 70'lerde yapılmış modern binaların yapılışları, yaşanışları ve gözyaşartıcı akıbetleriyle  kafayı yemeye başladığım aşikar. kendimi eski istanbul bloglarından, mimarlık sitelerinden, yapı.com'lardan, arkiteralardan alamıyorum. itü kütüphanesine gidicem yarın, aradıklarımı bulmaya, kaç saatte çıkarım bilmiyorum. kan çekiyor diyenler olur, doğrudur, ama sırf kanım değil, canım da çekiyo. müthiş bir haz alıyorum o binalara bakarken. daha önce de anlattığım gibi, nedenini benim de anlayamadığım bir zevk bu benim için. Tati'nin yemelere doyulmaz filmi Mon Oncle' unu da aynı açlıkla izledim mesela kaç kere, o net çizgiler, o yalınlık, o soğukluk ve aslında bir arkadaşımın dediği gibi 'hayatımızdaki tüm robotlaşma ve sanayileşmeyi başlatan' o fonksiyon aşkına bayılıyorum. Filmde amcanın evin modern mutfağına girip de hiç bir aleti kullanamaması gibi, biz de kullanmayı becerememişiz işte o güzelim evleri, batmış bir tarafımıza.  Taşralılığımız, para hırsımız, çıktıkça çıkılan katlara düşkünlüğümüz, paçalarımızdan akan rüküşlüğümüzle olduramamışız, alışamamışız.


bunları dedim de, aslında demek istediklerim bu değildi. 
gözümün önüne düşenler, tüm bunlardan daha acıklı, daha kişisel, daha hikayeli. 
60'larda yaşamadım, o bayıldığım evlerde oturmadım. bazı arkadaşlarımın olduğu gibi, çocukluğumdan kalma da olsa bulanık anılarım bile yok. 

ama AKM'yle var. hem de ne çok var. 
ilkokul boyunca neredeyse her cuma akşamı ananem ve dedemle senfoni konserlerine sürüklendim. allah biliyo ne ıstıraptı. ilkokul çocuğu ne anlar senfoniden, klasik müzikten, benim o ara tek dinlediğim şey Yonca Evcimik. okul bitmiş, istiklal marşını söylemişiz, önümüzde koca haftasonu, ama benim önümde atlatmam gereken bir sınav daha var. yaş ortalamasının 82 olduğu o kocaman, bana o zamanlar daha da dev gibi gelen o salonun koltuklarında ananem, dedem ve her hafta orada görüştükleri arkadaşlarıyla otur, artık bahtına ne çıkarsa, dinle. bir keresinde walkman'le kaset dinlemeye kalkışmıştım da dedem yakalamıştı beni. düşünüyorum da şimdi ne cesaret, ama hak da veriyorum, çünkü ne eziyet.
o senfoni gecelerinden sonra çok sık yine gittim tabi AKM'ye, aklım bişeylere biraz daha erdiğinde, hatta arkadaşlarımızı dinlemeye, tiyatro izlemeye. o güzelim merdivenlerini çıktım, konserler bitti, kimbilir kaç kere kalabalıkla ağır ağır indim. soldaki merdivenlerden çıkarken duvarda oyuncuların siyah beyaz resimleri vardı, çocukken gülriz sururi'ye takılırdı gözüm, hep korkardım. sağdaki yuvarlak merdivenleri severdim ben, havada yürür gibiydin, uçar gibi çıkardın oradan.


durup dururken bunları anmam, yazmamın bir sebebi var elbet. o merdivenlerin, balkonların, fuayenin şimdiki halinin bazı fotoğraflarını gördüm demin. tahmin ediyordum tabi neye benzediğini. gördüğüm şey tam da tahmin ettiğim gibi, bitikti. hırpalanmış, tartaklanmış, yılların öfkesi, nefretiyle tekmelenmişti elimizden alınan onlarca şey gibi. bir sinema, bir profiterolcu, 3-5 ağaç gibi görünseler de hepimizin çocukluğu, gençliği, özgürlüğü, sesi nefesiydi hepsi. şimdi diyorum ki, keşke o bana eziyet gibi gelen, kimbilir kaç cuma girip çıktığım o kapının önünde, o kocaman insanların arasında küçük küçük çıktığım merdivenlerde, o sıkıla sıkıla beklediğim fuayede, o walkman dinlemeye kalkıştığım salonun koltuklarında bir fotoğrafım olsaymış. bu şehirde yarın ne göreceğimizi, ne göremeyeceğimizi asla kestiremezken, bugünlerim ve yarınlarım için, akm'yle bir fotoğrafımız kalsaymış.

bu yazıya başlarken aklımdan geçen bulduğum fotoğrafları buraya koymaktı, yapamadım. onca çirkinliği, bir de buraya taşıyamadım. sadece bir tanesini, kronolojik düzeni anlatması açısından koydum. bugün senin olanın yarın kimin olacağını bilememek, hangi adımının son olacağını kestirememek, ama yine de sahip olduklarının kıymetini bilmek ve şikayet etmek yerine keyfini sürmek, bize sıklıkla verilen hayat dersleriydi hep. şimdi o dersleri yaşadığımız şehir için tekrar hatırlamamız gerekiyor. pencerenizden görünen ağaca bir kez daha bakın, her gün önünden geçtiğiniz o eski apartmana da. istiklal'de başınızı kaldırıp yürüyün, o balkonları unutmayın, bazı ara sokaklarda ise yerdeki arnavut kaldırmlarından kaldırmayın gözlerinizi.

 çünkü bu şehirde neyi en son görüşünüz, asla bilemezsiniz.


No comments: